Belçika Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı kitapta Atatürk

İnternethaber Tarih, gün ve saat : 14. Nisan 2007

Belçika Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı kitapta Atatürk’e ‘gay’ denildi. Belçika, Atatürk’ü tarihin mühim eşcinsel ve biseksüel şahsiyetleri arasında saydı.
Belçika’nın Valon Bölgesi Eğitim Bakanlığı’nca hazırlanarak okulların tamamında dağıtılan bir kitapçıkta Atatürk’e edepsiz yakıştırmalarda bulunuldu.

‘Homofobie (eşcinsellik karşıtlığı) ile mücadele’ adlı 144 sayfalık kitabın 105. sayfasında ‘tarihteki meşhur eşcinseller veya biseksüeller’ listesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün de isminin yer alması büyük bir rezalet olarak değerlendiriliyor.

Valon Eğitim Bakanı Marie Arena’nın inisiyatifinde hazırlanarak ilk ve orta dereceli okullardaki tüm öğrencilere dağıtılan kitapçıkla eşcinselliğin aslında ‘kötü’ bir şey olmadığı ve tarihte de başarılı olmuş birçok ünlünün eşcinsel olduğunun altı çiziliyor.

Zaman’ın konuyla ilgili görüşlerini almak üzere Valon Eğitim Bakanı Marie Arena’ya ulaşma girişimleri sonuçsuz kalırken, modern Türkiye’nin kurucusu olarak tanımladıkları Mustafa Kemal Atatürk’ü hangi kaynağa dayanarak bu tür bir listeye dahil ettikleri konusunda bir bilgi bulunmuyor.

Ülkenin önde gelen gazetelerinden De Standaard, konuya ilişkin haberinde modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün de listede bulunduğunu ve Belçika’daki Türk büyükelçiliğinin konudan haberdar olup olmadığının netleşmediğini kaydetti. Avrupa’da eşcinselliğin yasal güvence altına alındığı ve eşcinsellere evlenerek çocuk edinebilme hakkının verildiği nadir ülkelerden birisi olan Belçika’da gençlerin çocuk denebilecek yaşta cinsellikle ve dolayısıyla aynı zamanda eşcinsellikle tanıştıkları ifade ediliyor.

Tarihte meşhur eşcinsel ünlüler listesinde Büyük İskender’den Sezar’a, Leonardo da Vinci’den 11. ve 15. yy’da yaşayan Katolik Kilisesi’nin ruhani liderleri Papa IX. Benoit ile Papa III. Jules gibi isimler dikkat çekiyor.

 

 

 

Türkiye’de Tarih Hala Tatildedir
gönderen: Cem Urgan Thursday, Mar. 13, 2008 at 6:14 AM
semsitebrizi@hotmail.de

Türk tarih yazimi gercekleri anlamaya degil, tam tersine gercekleri örtbas etme monografisinden ibarettir. Su an bile herhangi bir arastirmaci ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ne kadar objektif kalmaya özen gösterirse göstersin tarihin kapisindan okuyucularina almada zorlanacaktir. Cünkü Ittihat ve Terakki ile baslayan “milli” tarih yazimin kaynaklari; Fuat Köprülü gibi öncülerin insaa etmeye calistigi bir kurgunun ürünüdür. Tarihi olgulari artik bazen satir aralarinda, bazen kahramanliklarini anlatirken agzindan kacirdiklari bölük pörcük hitablarindan anliyoruz. Belki gercekleri tam anlamiyla hicbir zaman bilemeyecegiz. Bu tarih yazimin bir parcasi da Mustafa Kemal’dir. M. Kemal hakkindaki resmi tarih anlayisi, onun gercek hayatiyla hic uymamakta. Belki bir gün bir kahraman bu tarihin karanlik noktalarini bize bütün ciplakligiyla ortaya koyar ama önce yalanlari koruma kanunlarin, tehditlerin, ölümlerin dönemi biterse ancak. Bir de tarihin olgulari acasindan degil de islamin ve zamanin ahlakiyla Mustafa Kemal’in hayatina taniklik etmis kisilerin daha cok belden asagi raporlari dogrusunu söylemek gerekirse beni ilgilendirmemekte. Örnegin “pic” kavrami benim icin küfür degildir, cok da masumca gördügüm bir kavramdir. Kismi olarak kerhanade öyle ve bu kimseyi ilgilendirmez, hatta kamuoyuna mal olsa da. Tabii ki bu gercekleri mahremlestirmek anlamina gelmez.
Mustafa Kemal hakkinda saibeli tarihi sorular!

Mustafa Kemal’in gercek babasi kim?

Mustafa Kemal neden hayati boyunca babasindan hic söz etmedi?

Annesi Izmir’de ölürken Mustafa Kemal cenazeye neden gitmedi?

Tirnova’da komsulari olduklari iddia eden bir cok insan var, Mustafa Kemal’in annesi ile oraya niye gitmislerdi?

“Gümrük kolcusu” Riza Efendi’nin bugünkü Atatrük’ün evi, dedikleri konagin basit bir gümrük iscisinin kazanciyla satin almasiyla mümkün degildir. Bu konak kime aittir?

Annesi Zübeyde Hanim ile Riza Bey evlendiginde Atatürk dört yasindadir. O zamanlarda herkesin bildigi gibi böylesi toplumsal ahlak disi iliskilerin mümkün olmadigina göre durum hangi inandirici argümanla izah edilebilir?

Olayin en barizi ise Selanik asliye hukuk mahkemesinde acilan bir nafaka davasi var, bu davayi Mustafa Kemal 12 yasindayken dayilari tarafindan aciliyor. Vardir elbet bunun bir izah-i tarifi degil mi?
Mustafa Kemal’in en karmasik dönemi olan Ittihatci önderlerle, bilhasa Enver’le giristigi ve kaybettigi rakiplik kavgalari bir kösey birakiyoruz!
Mustafa Kemal Ittihatcilardan miras aldigi politikalari azinliklra özellikle gayrimüslümlere karsi neden bu kadar kinliydi?

Kocgiri katliamini (katliam yaban Pantus Rumlara ve Ermeniler’in cocuk katli Topal Osman ve seriatci komutan 1. Ordunun basina getirildi. Bebek katili Topal Osman ise Cankaya’da en kutsal görev olan Atatürk koruma görevi verildi. Daha sonra Atatürk bugün Kemalistlerin alerji duyduklari türbanla kacip Topal Osman’dan kurtulmustu. Bunu daha sonra Dersim soykirimi izleyecekti, bu Alevileri yok etme politikasi; Türk ve Islam etnisite mühendisligin bir parcasi miydi?

Atatürk, 6 Eylül 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Ordinaryüs Prof. Neşet Ömer İrdelp’in de olduğu sırada, İstanbul Beyoğlu 6’ncı Noteri İsmail Kunter’i makamına davet ederek, el yazısı ile yazmış olduğu vasiyetlerinin olduğu zarfı kapalı bir şekilde 3 yerinden kırmızı bal mumu dökülüp, mühürletti ve notere ’Bu kapalı zarfta vasiyetlerim var. İcap ettiği vakit gerekeni yaparsınız’ diyerek teslim etti. Mühürlü büyük zarf Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından, 28 Kasım 1938’de bir heyet huzurunda açıldı.” Yalniz vasiyet sadece Ziraat Bankasi ile ilgili bölümü aciklandi. Icinde bulanan öteki zarf aciklanmadi. Bu zarfta “zamanı geldiğinde hilafetin bütün müslüman alemlerin içinde canlanabilir”ligi iddia edilmekte. Olay AIHM intikal edeilmis durumda. Neden 70 yildir bu vasiyet kamudan sakli tutuluyor?

Atatürk’ün bircok manevi kizlari var, gercek anlamda Atatürk ile iliskileri ne düzeydi?

Taniklar Anlatiyor:
“Bir Agustos geecesinde yemek dِönüsü, Cankaya´nin kapisinda genç askerlerle konusurken Latife, üst katin balkonunda göِründü. Ates püskürüyordu:
“Kemal! Buraya gel! Mahalle arkadaslarinla yarenlik bitti, simdi askerlerle mi içli disli oluyorsun? Buraya gel diyorum!
Gazi sustu, Latife sustu. Hersey sustu. Pasa ِöfkesinden mosmor kesilmisti…..”
Hayat ve Hatiralarim, Riza Nur 4. Cilt s.1357 :
“…Anlasildigina gِöre bosanma vak´asindan iki-üç gün evvel, Latife, kardesi Ismail ile haremi Süreyya Pasanin kizi Melahat Ankara´ya gitmislerdi. Cankaya´da misafir olmuslar. O vakit Mustafa Kemal´in yaninda katip sifatiyla Halit Ziya´nin oglu Vedad vardi. Güzel tüysüz bir çocuk.
Bir aksam üzeri karanlik çöِkerken Ismail, Melahat balkona çikmislar. Bakmislar Vedad Mustafa Kemal´i agacin dibinde yapiyor.
Latife´yi çagirmislar. O da gِörmüs. Bir kiyamettir kopmus. Latife, Mustafa Kemal´e “Herseyini gِördüm, hepsine tahammül ettim. Artik buna edemem“ demis. Gazi (!) susmus, Ismet´in evine gitmis. “Bu kariyi simdi bosayacagim“ demis.
Ismet, sabahleyin erken Heyet-i Vekile´yi toplamis. Taalaka karar vermisler (!) Latife´yi Ismet alip, trene koymus. Trende teselli etmek istemis.
Latife ona „Sus, sus!“ Ismet Pasa! Ismet Pasa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Her pisligine aleti sensin“ demis“.
“Deccaliyet ve Kemalizm” adli kitap (s.129):
“Reculiyeti yoktur, fakat sehvete pek düskündür. Fuhusun kadin, erkek, fail (eden-aktif), mef’ul (edilgen-pasif) her çesidini yapar.” Dr. Riza Nur, Hayat ve Hatiratim, c. 4, sf. 1517

Zsa Zsa Gabor; 1936 yilinda Macaristan guzellik kralicesi anlatiyor;
“Acilan büyük bir kapinin ardindan iceriye girdim. Heyecandan kalbim deli gibi carpiyordu. Mermerle dösenmis yoldan gecerek bahce icindeki eve dogru yoneldim. Cok buyuk bir zeytin agaci evin girisini gölgeliyordu. Üst kata ciktim. Atatürk, arkasi dönuk, el islemesi genis gürgen bir koltuga oturmus, yanindaki masa uzerinde duran nargilesini iciyordu..

Kirmizi renkli kadife koltuga -yanina- oturmami istedi. Büyülenmiscesine Atatürk’ün emrini yerine getirdim. Nargilesinin markocunu bana dogru uzatip icmemi söyledi. Dumani icime cektim. Diger elinde tuttugu raki dolu zümrüt kakmali altin kadehi -emrivaki bir tavirla- ellerime tutusturdu.. Kadehteki rakiyi yudumlayarak ictim.. Heyecandan titriyordum.!!
Atatürk ile beraberligimin bundan sonrasini ilk defa acikliyorum.!!

Dans eden dansözlerin odadan cikmalarini söyledikten sonra ikimiz basbasa kalmistik. Henüz 15 yasindaydim, cocuk denecek kadar genc sayilirdim. Rakinin verdigi sarhoslukla kendimi rüyada hissediyor, hipnotize olmus gibiydim. Atatürk seytani bir cekicilikle yanima sokulup, benimle deliler gibi sevismeye basladi. Milyonlarca Turk kadininin hayalini süsleyen O büyük insana, Atatürk’e bekaretimi verdim.!!
Mustafa Kemal Atatürk, Tanri’nin insanliga ender gönderdigi bir kurtarici, bir politika ustasi, korkusuz bir savasci ve yari insan, yari bir Tanri’ydi.!!
(Zsa Zsa Gabor’in anilarini kaleme alan Wendy Leigh’in “One Lifetime Is Not Enough” adli kitabindan. Delacorte Yayinevi, New York, 1991 )

İngilizler ATATÜRK’e aşk tuzağı mı kurdu?
imdat sezer tarafından Cum, 2006-12-15 15:58 tarihinde gönderildi.
ATATÜRK’Ü FİLM YILDIZI ZSA ZSA GABOR MU ÖLDÜRDÜ?
Araştırmacı Tarihçi Yazar Cezmi Yurtsever, Mustafa Kemal Atatürk’ün, İngiliz istihbarat birimlerince kurulan aşk tuzağı sonucu ünlü film yıldızı Zsa Zsa Gabor tarafından öldürüldüğünü iddia etti.
Yurtsever, dünya tarihinin yeniden yazılmasını tartışmaya açtığı “Şifre” isimli kitabında, Atatürk ile dünya güzellik kraliçesi ve ünlü film yıldızı Zsa Zsa Gabor arasında yaşanan aşk ilişkisine yer verdi.
Dünya tarihi üzerinde yaptığı araştırmalar sırasında tesadüfen bir ayrıntının izini sürerek, Atatürk’ün, güzelliğiyle ünlü Zsa Zsa Gabor ile yaşadığı aşkı ortaya çıkardığını söyledi. İngilizler’in, Atatürk’ün 1937 yılında Kerkük, Filistin ve Antakya’ya düzenleyeceği askeri harekat ve savaşı önlemek için Gabor’u Atatürk’ün yanına gönderdiğini ileri süren Yurtsever, Gabor’un, Atatürk’ü kurduğu aşk tuzağıyla öldürdüğünü öne sürdü.
Atatürk’ün normal bir şekilde ölmediğini savunan Cezmi Yurtsever, “‘Şifre’ kitabının yazım çalışmaları esnasında İngiliz istihbaratının önde gelen casuslarından Gertrude Bell ve Lawrence ile ilgili gizli dosyaları araştırırken 1937 yılında zamanın Matbuat Umum Müdürü Burhan Belge’nin beraberinde Türkiye’ye getirilen Macaristan yurttaşı dünya güzellik kraliçesi Zsa Zsa Gabor’un, Atatürk ile tanıştırıldığı ve kısa zamanda bu ilişkilerin aşka dönüştüğü hakkında bilgilere ulaştım.
Gabor’un, gazeteci Wendy Leigh’e yaptığı itiraflarda ilişkinin 6 ay kadar sürdüğü, Atatürk’ün hastalanması üzerine ilişkinin sona erdiği hakkında bilgilere yer veriliyor. 1937 yılında Atatürk, Ortadoğu’da yaşanan sorunlara doğrudan ilgi gösteriyordu. Kuzey Irak’ta yaşayan Türkmenler’in haklarını korumak için Kerkük’e, Filistin sorunundan dolayı da Müslümanlar’ın ezilmemesi için Kudüs’e, güney sınırlarımızdaki Fransız manda yönetiminde bulunan Antakya’ya askeri müdahale ve savaş hazırlıklarını planlıyordu. Atatürk’ün muhtemel savaş hazırlıklarını öğrenmek için İngiliz istihbaratı, Gabor’un aşkını yakından izlemeye aldı. Atatürk’ün bu ilişki süreci sonrası hastalanması, kalenin içten yıkılması anlamına da geliyordu. Atatürk’e karşı İngiliz istihbaratının hazırladığı aşk tuzağı sonuçlarını verdi.
Atatürk, 1938 yılı mart ayı içinde vücut fonksiyonları çökertilmiş ölümcül bir hastaydı. Kısa sürede ise Atatürk’ün ölüm yolculuğu başladı” dedi.
Gelişmelerin en ilgincinin, Atatürk’ün Gabor ile aşk bağlantısının, İngiliz istihbaratının internete de yansıyan hususi özellikler raporlarında da açıklanması olduğunu belirten Yurtsever, “Gabor, Atatürk ile olan beraberliğinden sonra, kız kardeşini İngiliz İstihbarat Sorumlusu, Dışişleri Bakanlığı Görevlisi Eric Drimmer ile evlendirdi. Kendisi de ABD’ye yerleşerek dünyaca ünlü bir film artisti oldu. 90 yaşına merdiven dayayan Zsa Zsa Gabor’un, Atatürk ile ilgili hatıralarına yansıyan belgelere ve açıklamalara dikkat edilmelidir” diye konuştu.
Araştırmalarının gerçekleri yansıttığını savunan Yurtsever, “Atatürk’ün ölümüyle ilgili belgelerin yetkililer tarafından açıklanması gerekiyor” diye konuştu. Habertürk-03/09/06

Mustufa Kemal’in babasi kim?
M.Kemal´in babasinin belirsiz oldugunu gِösteren Selanik Mahkemesi’nin kararinin asli.
SELANiK ASLiYE HUKUK MAHKEMESi
Ilâm karar numarasi: Adet/451
Abdus’un ِölümünden sonra Zübeyde Abdus’un karisi oldugunu ve oglunun da Abdus’un oglu oldugu iddiasi ile açmis oldugu miras davasinda Abdus’un kardesleri, mahkemeye vermis olduklari iddianâmede Zübeyde’nin Abdus’un karisi olmadigini ve umumhâneden (genelevinden) odalik alindigini ve oglu Mustafa’nin iki yasinda kucaginda oldugunu ve Abdus’un bilaveled (çocuksuz) ِöldügünü iddialari ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasini talepleri üzerine umumhâneye yazilan tezkerenin cevabinda, “Zübeyde’nin oglu ile beraber 19 Haziran 1297 (1881)’de umumhânemize dühul edip, Yenisehir’li Abdus isminde bir kabadayi ile anlasip 11 Nisan 1298 (1882)’de umumhânemizden hüruc etmistir (çikmistir)!”. Bu yaziya istinaden Zübeyde’nin davasinin reddine karar verilmistir.
22 Kanunî-Evvel 1298, 20 kurusluk pul,Hakim Aza Aza, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi, Mühür Mühür Mühür
“iFTiRA iSE AKSiNi iSPAT EDiN”
Bu belge, Türkiye´de çesitli kitap ve gazetelerde yerini aldi:
“Deccaliyet ve Kemalizm” (Hüseyin Demirel, s.147):
“ABDOS” HiKAYESi: ilk defa Yakin Tarih Ansiklopedisinde Mustafa Kaplan imzasiyla nesredilen “Abdos Aga” ile ilgili yazilar mahkemelerde dava konusu oldu. Bu belgelerde Atatürk´ün annesinin genelevden çiktigi ve Atatürk´ün gayrimesru oldugu ileri sürülüyordu. Hürriyet 21 Ocak 1990´da “Atatürk´ün gayrimesru dogdugunu iddia eden.. “Cirkin Tezgahin Belgeleri” basligi altinda bu meseleyi kamuoyuna duyurdu. Selanik´te bir mahkemenin verdigi kararin metni Osmanlica olarak gazetenin haberinde basildi.
Bu metni bir memur Milli Egitim Bakanliginda fotokopi ile çogaltirken yakalanmisti. Mesele sonradan ِörtbas edildi. Burhan Bozgyik´in “Türkiye üzerine oynanan oyunlar” kitabinda da bu belge tam metin Türkçe olarak basildi. (Yeni Asya Gazetesi, 1990, s.105)”
Yazar´in ـmmet-i Muhammed gazetesinin 8. sayisinda (1988 senesinde)

MUSTAFA KEMAL’iN BABASI KiM ?..
Yukarida metnini koydugumuz ve latin harfleriyle de yazdigimiz “Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi” basligini tasiyan yazi ile Dr. Riza Nur’un “Hayat ve Hatiratim” adli eserinin üçüncü cildinin 561. sayfasindaki yazi ana hatlariyla birbirini tutmakta ve teyid eder mahiyettedir. Ilaveten sunu da sِöylemek gerekir: Fransiz bakanlarindan Hedyo Paris’te Türkiye üzerine verdigi ve “Conferencio” dergisinde yayinlanan konusmasinda Mustafa Kemal’in babasinin meçhul oldugunu söِylemistir. Ayrica, Mustafa Kemal’in gayr-i mesru olarak dünyaya geldigi ve bu hususta Yunanistan’da bir mahkeme karari bulundugu, güvenilir kisiler tarafindan kulaktan kulaga söِylenmekte ve dolasmaktadir. Bütün bunlara ragmen; arastirma ve incelemeciler, tarihçiler, ilgililer arastirmalarini yapsinlar, sorsunlar, sorustursunlar; sahte ve yanlis bilgi ve belgeler varsa kanitli bir sekilde ortaya koysunlar. Cünkü gaye ve maksat, sahis ve sahsiyet degil, gerçeklerin ortaya çikmasidir, tarihî gerçeklerin tam ve aslina uygun olarak yeni nesillere ulastirilmasidir.
Ayrica su husus da gِözardi edilemez: 5816 sayili “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nun arkasinda yatan sebep nedir? Bu kanunla neler getirilmek isteniyor? Dünyanin neresinde gِörülmüs bِöyle bir kanun?!. Gerçekleri gizlemek mümkün mü? “Mizrak çuvala sigmaz!” demis atalar!
Kemalistlerin gücü yetiyorsa mizragi çuvalda saklasinlar!..

“Selanik’te Riza Efendi adinda gümrük kolcusu birinin üvey oglu Mustafa Kemal Harbiye Mektebi’ne geliyor. Mustafa Kemal’in babasi hakkinda çok rivayet var; Kimi bir Sirp, kimi bir Bulgar’dir diyor. Güya anasi bunlarin metresi imis”. Yeni çikan “20. Asir Larousse” Pomak’tir diyor.
Ihtiyar Tesalya’larin rivayeti sudur:
Mustafa Kemal’in anasi Selanik’te kerhanede imis. Yenisehir Tirnova’sindan (Bulgaristan) ve oranin ileri gelen kabadayilarindan Abdos Aga Selanik’e gelir, bu kadini gِörür, alir gِötürür. Orada piç olarak Mustafa Kemal dogar. Mustafa bes yaslarinda iken Abdos ِölmüs, anasi oglu ile Selanik’e gelmis.
12 yasinda iken Mustafa, Tirnova’ya gidip miras istemis ise de piçligini sِöylemisler, geri gِöndermisler. Mustafa, askeri okula girmis. Anasi gümrük kolcusu Ali Riza ile evlenmis. cok tuhaftir; Mustafa Kemal anasindan bahseder, fakat babasindan bir defa bile bahsetmemistir. Hasili rivayetler çok. Hangisi dogru?
Bir seydeki rivayet çoktur; o sey belli degildir. Nitekim bilimde, teknikte, tarihte hangi konu hakkinda çok varsayim veya rivayet varsa o konu mâlum degildir. Demek Mustafa Kemal piç degilse bile babasi mâlum degildir. Benim arastirmama göِre onun Riza adinda gümrük kolcusu bir üvey babasi oldugu kesindir. Mustafa Kemal babasindan kendisi bahsetmedigi gibi diger birinin bahsettigini isitirse ona düsman olur. Buna dair bir sürü olay vardir. Nihayet Fransiz bakanlarindan Hedyo, Paris’te Türkiye üzerine iki konferans verdi. Bunlar “Conferencio” dergisinde yayinlandi. Hedyo da orada “Mustafa Kemal’in babasi meçhuldür!” diyor.”
(Riza Nur, Hayat ve Hatiratim, III. cild, s. 561-562)
Ata’nın gizli vasiyeti AİHM’de 13 Aralık 2007

“Ölümünden iki ay önce Dolmabahçe’ye Beyoğlu Altıncı Noteri’ni çağırttı. Bir vasiyet yazdırdı. 50 yıl sonra açıklansın dedi. Ama hep gizli kaldı.”

İşte bu iddia şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava konusu oldu.

Vatan Gazetesi’nin haberine göre; Atatürk’ün ölümünden bugüne tartışılan ve varlığı gerek Genelkurmay Başkanlığı gerekse en yetkili ağızlardan yalanlanan ’Atatürk’ün gizli vasiyeti’ artık AİHM’de. Uzun süredir kendisini bu konuya adayan, kurduğu http://www.ataturkungizlivasiyeti.com adlı internet sitesiyle tartışmayı sıcak tutan vatandaş Meriç Tumluer, konuyu AİHM’e taşımayı başardı.

Bu gizemli tartışmanın fitilini ateşleyen Meriç Tumluer iddialarını şöyle ete kemiğe büründürüyor: “Atatürk, 6 Eylül 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Ordinaryüs Prof. Neşet Ömer İrdelp’in de olduğu sırada, İstanbul Beyoğlu 6’ncı Noteri İsmail Kunter’i makamına davet ederek, el yazısı ile yazmış olduğu vasiyetlerinin olduğu zarfı kapalı bir şekilde 3 yerinden kırmızı bal mumu dökülüp, mühürletti ve notere ’Bu kapalı zarfta vasiyetlerim var. İcap ettiği vakit gerekeni yaparsınız’ diyerek teslim etti. Mühürlü büyük zarf Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından, 28 Kasım 1938’de bir heyet huzurunda açıldı.”

“Ziraat Bankası’nın gizli kasalarındaydı”

İddialara göre ise Atatürk’ün vasiyetnamesi eksik açıklanmıştı. Çünkü Ata’nın mühürlettiği zarf içinde bir zarf daha çıkmış, bu zarf da Ankara 3. Sulh Hukuk Hakimi Osman Selçuk ve görevli bir heyet tarafından 5 Ocak 1939 ‘da Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü Merkez Şubedeki özel bir kasaya konmuştu. Tumluer, “Bu zarf mahkeme kayıt altına alınmıştı. Kasaların gününden önce açılmasını engellemek maksadı ile 50 yıllık süreç için kasaların kapısı özellikle bir kaynakla tutturulmuştu. Vasiyetin açıklanma zamanı geldiğinde dönemin yetkilisi 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren bu konuda kamuoyuna hiçbir bilgi vermedi.”

Atatürk’ün gizli vasiyetinin açıklanması için beklenen süre dolup da kimseden ses çıkmayınca bu kez konu mahkemeye taşındı. Meriç Tumluer’in 2005’te Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne verdiği dilekçe Atatürk’ün gizli vasiyeti iddiasını mahkeme gündemine getirdi. Aralarında 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in yanı sıra eski miletvekili Emin Şirin ve Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal’ın da bulunduğu isimler tanık olarak gösterilmişti. Hakim 2005’te “Davacıların iddia ettiği gibi bir vasiyetnamenin varlığı sübuta ermediği” gerekçesiyle davacıların talep ve davasının reddine karar verdi.

AİHM başvuruyu kabul etti

Türkiye’deki iç hukuk yolları tükenince bu kez gözler AİHM’e çevrildi. Tumluer son çare olarak Strasburg’daki AİHM’e 19 Nisan 2007’de, 40 sayfadan oluşan dilekçeyle başvurdu. 31 Mayıs’ta ise Strasburg’dan yanıt geldi. 17820/07 dosya numaralı başvuruyla ilgili şöyle denildi: “Başvurunuz alınmıştır. Mahkemenin kararı hakkında ileride size bilgi verilecektir.”

Vasiyette hilafet mi vardı?

AraŞtIrmacI-Yazar Aytunç Altındal’a göre, Atatürk, bazı notlarının ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını vasiyet etmişti. Altındal, “Kenan Evren ve dönemin başbakanı Turgut Özal, bunları okudular. Ancak bu görüşlere, bu fikirlere ’toplumun henüz hazır olmadığını’ öne sürerek bunların açıklanmasını engellediler” dedi. 1988’de Atatürk’ün vasiyetinin üstüne 25 yıllık yeni bir yasak konulduğunu da iddia eden Altındal, “Atatürk, hilafetin kişi bazında değil, bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini düşünüyordu. Bu vasiyeti 1958’de Adnan Menderes de öğrendi ve ’Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz’ cümlesini bu nedenle söyledi.”

KIRMIZI MÜHÜRLÜ VASİYET

6 Eylül 1938’deki vasiyet mektubunda bir gizli zarf daha vardı. Tartışılan zarf, şimdi AİHM’in de gündemine geldi.

PEŞİNİ BIRAKMIYOR

Meriç Tumluer, yıllardır araştırdığı “gizli vasiyet”i AİHM’e kadar götürmeyi başardı. Bundan sonra ne olacağını kendisi de merak ediyor.

hürriyet gazetesi

hilafet islam yönetimi diyebiliriz kısaca.bizim ülkemizde sırlar bitmez.nitekim bizim toplumumuzun en temel insanları ,inançları hep nedense sırlarla doludur.kuranı kerimde de nice sonradan eklemeler olduğunu söyleyenler hadislerin çarpıtıldığını hz.muhammet öldükten sonra.kimin ne işine gelmişse hz.muhamedle benimde böyle bir anım vardı,veya banda böyle demişti gibi söylemlerle hz. muhammedin hadisleri olarak kitaplarda geçtiğini,o nedenlede her yaptığımız ve her inandığımız şeylerin aslında hz. muhammed le veya kuranı kerimle hiç ilgisi olmadığını söyleyenler var.yani sır dolu bir geçmiş.şimdide atatürk tüm ülke insanlarımızın birşekilde mutlaka herzaman hürmetle saygıyla anması gereken bir insan,lider olduğunu kim inkar edebilir.şimdi deniyorki sırları vardı topluma zamanı geldiğinde açıklanması için yazmış olduğu mektupları.ve bu mektuplarda zamanı geldiğinde hilafetin bütün müslüman alemleri içinde canlanabileceği.ben bunu şöyle anlıyorum eski osmanlı olabileceği dağılmış bir imparatorluk rezil bir yönetim osmanlı tekrar aramıza dönebilirmi düşüncesi. ortadoğu projesi adı altında müslümanların aynı avrupa birliği gibi bir birlik kurmalarına karşı değilim.fakat söylenen şey eski osmanlı gibi tek çatı altında tüm müslümanların toplanmasıysa kimse kusura bakmasın atatürkün gerçekten böyle bir yazı varsa bile?söylemek istediği bir 1000 yıl sonra veya 2000 yıl sonra açıklanabilir sanırım ki allah dünyaya nekadar süre biçmiştir oda ayrı bir konu.eski özlemi birilerinde hala var anlaşılan, osmanlı özlemi .atatürkle beraber medeniyet geldi .ya atatürkün bizlerin bu duruma bu gelişememiş,cahill,dışa bağımlı,hale gelmemize sebep olduğunu sanıyorlar .halbukü aklı olan bende insan evladıyım ,allahın kuluyum diyen türk evladı, şöyle bir tarihine bakınca 600 yıll dünyayı yönetmiş vay bee dedikleri bitire bitire övemedikleri yönetimin bizleri bu hale bu duruma getirdiğini ve dışa bağımlılığımızın temelini attıklarını bilmesi gerekmezmi.atatürkün son şahlanışını yapmasaydı.net olarak abd,ingiltere,fransa,veya rusya cumhuriyeti olarak hayatlarımızı idame etireceğimizi görmüyorlarmı.şimdi bu ülkelerin sömürmeye çalıştığı veya aslında sömürdüğü bir ülke konumunda olsakta bunun sebebinin atatürkten sonra gelen rezil yönetimler olduğu anlaşılmıyormu cebini dolduran aşşağlık yönetimler olduğu bilinmiyormu.süleyman demirele bir sormak lazım ülkenin toplam yönetiminin yarısını muhakak o yönetmiştir başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı sırasında .bazen şeriat olmasını bende aklımdan geçirmiyor değilim, ne dokunulmazlık ne bişey can korkusu başka şeye benzemez. sıkıysa yanlış yap misali çalanı, çırpanı kesmeleri ellerini kollarını fena gelmiyorda, sonra diyorum kimin elini kolunu kesecekler. yönetim anlayışı aynı olursa fukara aynı fukara olursa yönetimde aynı yönetim yönetim kendi elini kesmezde, fukaralıktan çalan hiç yoktan bide elinden kolundan olur diyorum.

 

yorum ekle

 

Tarihe Devam
gönderen: Cem Urgan Thursday, Mar. 20, 2008 at 3:42 AM
semsitebrizi@hotmail.de

(Merhaba sevgili web site yöneticileri. Daha önce size gönderdigim “Tarihe Devam” yazisindan bazi Islami cevrelerin görüslerini aktarmaya calismistim; yalniz bazi tekrarlama ve antisemist görüsler yer aliyor, bunlara katilmam mümkün degil. Eskisini kaldirip bu yenisi koyarsaniz, sevinirim. sevgiler, Cem
Not: yalniz bu notu yayinlamayin!)

Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz. Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir. Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum. Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzüyor. Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, “Atatürkcüler cahil insanlardir” ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM iddialar

Mustafa Kemal: “Ben de babami tanımıyorum ya !” Selanikli Kemal yalnizca kendi ismini değiştirmiyor, çevresindekilerin de isimlerini değiştiriyordu. Örneğin Mustafa olan ismini kullanmıyordu. Öte yandan Dolmabahçe Sarayı’ndaki Cemaleddin isimli bir hizmetçinin ismini “Çelebi” olarak değiştirmişti. Cemal Granda isimli bu hizmetçi, kendi hatırasında: isminin Cemaleddin olduğunu söylediğinde M. Kemal’in müthiş şekilde öfkelendiğini şöyle anlatıyor : Atatürk, “Bu Cemaleddin ismini kim koydu sana ?” diye sordu. Artık adam akilli korkmağa başlamiştim. “Babam” diye cevap verdim. “Öyle ise baban ne adammış senin?” diye sertçe çıkıştı. Bunun üzerine, “Ben babamı tanımıyorum!” deyince yüzü daha da sertleşti. -Babamı tanimıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin? -Ben dokuz aylıkken babam ölmüş! Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı,”Ananı tanıyorsun ya yeter!” dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: “Ben de babamı tanımıyorum ya!”
Kaynak: (Atatürk’ün Istanbul’daki Hayatı, Niyazi Ahmed Banoğlu, c. 2, sf. 387)

M. Kemal’in hizmetinde bulunan Cemal Granda, daha sonra yine kendisinin kaleme aldığı hatırasında, M. Kemal’in ismi üzerinde durmaktan vazgeçmediğini naklederek şöyle diyor: “Atatürk tekrar beni çağırdı. Yemek isteyecek sanıyordum. Fakat onun aklı hep benim ismimdeymiş: ‘Ulan bu ismi sen mi koydun, baban mı?’ diye bar bar bağırmağa başladı. Çok korkmağa başlamıştım. Benim korktuğumu görünce daha fazla bağırıyordu. Artık elim ayağım titremeğe başlamıştı. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kızar da dövülürüm diye gözünden uzaklaşmağa karar verdim. Saat üçe doğru sofrayı bırakarak yatmağa gittim. O gece sabaha dek gözüme uyku tutmadı. Yattığım yerde dua ediyordum. Kâbusla karışık korkulu rüyalar gördüm. Yavaş yavaş geldiğime pişman bile olmağa başlamıştım. Bu isim de başıma iş açıyordu galiba… Nereden bulmuşlardı bu ‘Cemal’i de bana takmışlardı?”
(A.g.e.)

Cemal Granda daha sonra M. Kemal’in adını “Çelebi” şeklinde çevirdiğini ve o andan itibaren bir daha ismi üzerinde durulmadığını anlatıyor…
Kaynak:(Yakn Tarih Ansiklopedisi)

SELANIK ASLIYE HUKUK MAHKEMESI

ilâm karar numarası: Adet/451

Abduş’un ölümünden sonra Zübeyde Abduş’un karısı olduğunu ve oğlu da Abduş’un oğlu olduğu iddiası ile açmış olduğu miras davasında Abduş’un kardeşleri, mahkemeye vermiş oldukları iddianâmede Zübeyde’nin Abduş’un karısı olmadığını ve umumhâneden (genelevinden) odalık aldığını ve oğlu Mustafa iki yaşında kucağında olduğunu ve Abduş’un bilaveled öldüğünü iddiaları ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasını talepleri üzerine umumhâneye yazılan tezkerin cevabında, “Zübeyde’nin oğlu ile beraber 19 Haziran 1297′de umumhânemize dühul edip, Yenişehir’li Abduş isminde bir kabadayı ile anlaşıp 11 Nisan 1298′de umumhânemizden hüruc etmiştir (çıkmıştır)!”.

Bu yazıya istinaden Zübeyde’nin davasının reddine karar verilmiştir.
22 Kanunî-Evvel 1298, 20 kuruşluk pul,
Hakim Aza Aza,

Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi,
Mühür Mühür Mühür

Hürriyet
Bu gazete 22 Ocak 1990 tarihli Avrupa baskısında M. Kemal´in piç olmadığını isbatlamak için çeşitli demogojilere girip şöyle diyor: “… Karar tutanağını inceleyen din bilginleri…, metnin yer aldığı kağıdın renginin bozulmaması ve yazının hasar görmemesinin…” Haberi okumak için tıklayın Insanın aklına bu yazıyı okuyunca ister istemez şu soru geliyor: Böyle bir belge neden din bilginlerine inceletiliyor? Böyle bir karar niçin din bilginlerini ilgilendiriyor? Tabii ki Hürriyet, yalanını pekiştirmek amacıyla “din bilginleri” tabirini kullanıyor. Yıpranmış olup olmamasına gelince, herhalde din bilginleri bu konuda karar verecek değildir. Hürriyet böyle bir yalanı nereden çıkarıyor? Bu konu üzerine ayrı bir inceleme yapılır. Eğer tarihi eserlerin incelemesini din adamları yapıyorsa arkeolojik kazılara da din adamlarını götürsünler. Hürriyet? Hürriyet´in ne kadar yalancı olduğunu ve bu Belgenin küpürünü yayınlayan adı geçen gazete, altında şu açıklamayı yapıyor: “…Sahte ve Arapça olarak kaleme alınan bu belgenin…” Burada büyük bir hataya düşüyor gazete. Çünkü o yazı (belge) Arapça değil, Osmanlıcadır. Belgenin Arapça mı, Osmanıca mı olduğunu tesbit edemeyenler, kalkıyor sahteliğini isbat etmeye çalışıyor. Heyhat!..
Tabii bu arada din bilginleri de suya düşüyor. Bunlar nasıl din bilgini ki, bir belgenin Arapça mı, Osmanlıca mı olduğunu anlayamıyorlar?
Hayret!.. Hürriyet´in yalanı böylece kendiliğinden ortaya çıkıyor. Zaten kimsenin inandığı da yok ya! Önemli ve herkesin bilmesi gereken bir konu da; bir şey iftira ise onun iftira olduğu delilleriyle isbat edilir, gerçekler ortaya çıkarılır, işte o zaman onun iftira olduğu ortaya çıkar. Ama gelin görün ki, kemalistler böyle bir şeye yanaşmıyorlar ve yanaşamazlar da.

“Bütün bunlara rağmen muhakkık ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araştırmalarını yapsınlar, sorsunlar, soruştursular, sahte ve yanlış bilgi ve belgeler varsa müdellel bir şekilde ortaya koysunlar. Ümmet Gazetesi ve yazarları bundan memnun olur, kendilerine teşekkür ederler. Çünkü, gaye ve maksat, şahıs ve şahsiyet değil, hakikatların tam ve aslına uygun olarak yeni nesillere intikal ettirilmesidir,” demiştir. Ümmet Gazetesi bu konuyu net bir şekilde ortaya koymuş ve tersini iddia edenlerin konuyu açıklığa kavuşturmasını istemiştir. Ama bunu yapacak cesaret nerede kemalistlerde? M. Kemal´in babasını ve soyunu merak edenler çoktur. “Atatürk´ün soy kütüğü üzerine bir çalışma” adlı kitapta şunlar geçiyor: “Türk çocuğu, Atatürk´ü daha ziyade inkilapları ve olayları yaratan insanın kişiliğini, karekterini, hayatının özelliklerini öğrenmek arzusundadır. Türk çocuğu, bu bilgi susuzluğunu gidermek için adeta çırpınmaktadır. Bu soruların cevabını verebilecek kaynağı da bulamamaktadır.” (1) Görüldüğü gibi Kemalistler dahi M. Kemal´in soyu hakkında kesin bir bilgiye sahip değillerdir. Bunu kendileri bile itiraf etme mecburiyetinde kalmışlardır: “Atatürk´ün doğduğu Selanik´teki Osmanlı Nüfus-Tapu ve öteki resmi kayıtların Balkan savaşından sonra Yunanlılarca ele geçirilip akibetinin ne olduğunun bilinmemesidir.” (2) Kemalistlerin dayanağı ve tutunacak dalları yoktur. Kendi hazırladıkları kitaplarda, broşürlerde açıklar vermekte ve bir çıkmaza girmektedirler. Ata(!)larının doğum tarihi hakkında bile kesin bilgileri yoktur. M. Kemal´in yakın arkadaşı ve özel doktoru, Rıza Nur, onun babasız olduğunu bir çok kaynaklara dayanarak belirtmiştir. Üstelik babasının anılmasına tahammül gösteremediğini söylemiştir. “M. kemal, babasından kendi bahsetmediği gibi diğer birinin bahsettiğini işitirse ona düşman olur. Buna dair vukuat vardır.” (3) Erreculüs-Sanem adlı eserde, M. Kemal´in soyu hakkında şunlar yazılmaktadır: ‘ M. Kemal Paşa´nın babasının kim olduğunu ve hususi halini sordum. Bana Cafer Tayyar Paşa, M. Kemal için, “Evvel ezel böyledir, yani ayyaştır, sefihtir” demiştir. Babası kimdir, dediğim zaman muhtelif şey söylerler demişti.’ (4) Ayrıca M. Kemal hakkında, “Onun ezelden beri ayyaşlığını, sicilinin bozuk olduğunu bilmeyen yoktur,” (5) denilmiştir. Bu gerçeklerden sonra Kemalistlerin teslim olmaktan başka çareleri yoktur. Kendi hazırladıkları ve hazırlattıkları kitaplarda bile bu gerçeği itiraf etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bir kısım insanlar “Babasının olmamasında onun ne suçu var?” diyebilirler. Bunlara cevap olarak deriz ki, bu adamın babası belli değil, soyu hakkında bir şey bilinmiyor ve kalkıp bu adam milyonlarca mensubu olan bir millete ata(!) yapılıyor. Babası belli olmayan şahıs bir milletin atası olabilir mi? Ikinci husus ise, resmi tarih neden yalan söylüyor? Adamın babası belli değil, T.C´nin tarih kitapları onun babasının var olduğunu göstermek suretiyle yalan ve yanlış bilgi veriyorlar. Bunların yazmış oldukları kitaplara güvenmek mümkün mü? Üstelik gerçekleri yazan kitaplar yasaklanıyor ve bu kitapları okumak isteyen mazlum insanlar, zindana atılmak suretiyle cezalandırılıyorlar. Tarihçilerin ve basının görevi tarihi hakikatları ve gerçekleri su yüzüne çıkartmaktır. Neden bu gerçeklerin su yüzüne çıkmasından rahatsız oluyor bu kemalistler ve uşakları ?
Kemalistlerin hazırladıkları planları, gizledikleri gerçekler artık su yüzüne çıkmakta ve kemalistlerin oyunları, bir bir bozulmaktadır.
Yüce Allah(c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Tuzak kurdular,
Allah da tuzaklarına karşılık verdi.
Çünkü Allah (istese) herkesten daha iyi tuzak kurar.” (6)

Kaynaklar:
(1) Atatürk´ün soy kütüğü üzerine bir çalışma, Burhan Göksel, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 849, s. 3
(2) A.g.e., s.1
(3) Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, s. 562
(4) Errecülüs-Sanem, s.471, 2 nolu vesika
(5) A.g.e., 5 nolu vesika
(6) Ali Imran, 54 Bu belge,
Türkiye´de çeşitli kitab ve gazetelerde yerini aldı: “Deccaliyet ve Kemalizm” (Hüseyin Demirel, s.147) : “ABDOŞ” hikayesi: Ilk defa Yakın Tarih Ansiklopedisinde Mustafa Kaplan imzasıyla neşredilen “Abdoş Ağa” ile ilgili yazılar mahkemelerde dava konusu oldu.
Bu belgelerde Atatürk´ün annesinin genelevden çıktığı ve Atatürk´ün gayrimeşru olduğu ileri sürülüyordu.

Hürriyet 21 Ocak 1990´da
“Atatürk´ün gayrimeşru doğduğunu iddia eden.. çirkin tezgahın belgeleri”
başlığı altında bu meseleyi kamuoyuna duyurdu.
Selanik´te bir mahkemenin verdiği kararın metni Osmanlıca olarak gazetenin haberinde basıldı. Bu metni bir memur Milli Eğitim Bakanlığında fotokopi ile çoğaltırken yakalanmıştı.
Mesele sonrada örtbas edildi. Burhan Bozgyik´in
“Türkiye üzerine oynanan oyunlar”
kitabında da bu belgenin tam metin Türkçe olarak basıldı.
Kaynak: (Yeni Asya Gazetesi neşriyatı,1990, s.105) Yazar´ın Ümmet-i Muhammed gazetesinin 8. sayısında (1988 senesinde) bu belgenin neşredildiğini nakletmemesinin iki sebebi olabilir :
1- Bu belgenin yayına intikal ettiğinden haberdar olmaması;
2- Türkiye´de Ümmet-i Muhammed gazetesinin yasak olması. Bizim için ama önemli olan, bu belgenin artık -yayın hayatında- tartışılmaz bir yerinin olmasıdır.

MUSTAFA KEMAL’IN BABASI KIM ?

“Hayat ve Hatıratım”
adlı eserinin üçüncü cildinin 561. sayfasındaki yazı ana hatlarıyla birbirini tutmakta ve teyid eder mahiyettedir. Ilaveten şunu da söylemek gerekir: Fransız nazırlarından Hedyo Paris’te Türkiye üzerine verdiği ve “Conferencio” mecmuasında neşredildiği konuşmasında Mustafa Kemal’in babasının meçhul olduğunu söylemiştir. Ayrıca, Mustafa Kemal’in gayr-i meşru olarak dünyaya geldiği ve bu hususta Yunanistan’da bir mahkeme kararı bulunduğu, kendilerine itimad edilir zatları tarafından kulaktan kulağa söylenmekte ve dolaşmaktadır. Bütün bunlara rağmen; muhakkik ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araştırmalarını yapsınlar, sorsunlar, soruştursunlar; sahte ve yanlış bilgi ve belgeler varsa müdellel bir şekilde ortaya koysunlar.

Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, III. cild, sayfa 561-562 : ‘ Selanik’te Rıza Efendi adında gümrük kolcusu birinin üvey oğlu Mustafa Kemal Harbiye Mektebi’ne geliyor. Mustafa Kemal’in babası hakkında çok rivayet var; Kimi bir Sırp, kimi bir Bulgar’dır diyor. Güya anası bunların metresi imiş. Yeni çıkan “20. Asır Larousse” Pomak’tır diyor. Ihtiyar Tesalya’ların rivayeti şudur : Mustafa Kemal’in anası Selanik’te kerhanede imiş. Yenişehir Tırnova’sından ve oranın ileri gelen kabadayılarından Abdoş Ağa Selanik’e gelir, bu kadını görür, alır götürür. Orada piç olarak Mustafa Kemal doğar. Mustafa beş yaşlarında iken Abdoş ölmüş, anası oğlu ile Selanik’e gelmiş. 12 yaşında iken Mustafa, Tırnova’ya gidip miras istemiş ise de piçliğini söylemişler, geri göndermişler. Mustafa, mektebe girmiş. Anası gümrük kolcusu Ali Rıza ile evlenmiş. Çok tuhaftır; Mustafa Kemal anasından bahseder, fakat babasından bir defa bile bahsetmemiştir. Hasılı rivayetler çok. Hangisi doğru? Bir şeydeki rivayet çoksa; o şey belli değildir. Nitekim fende, ilimde, tarihte hangi bahis hakkında çok nazariye veya rivayet varsa o bahis mâlum değildir. Demek Mustafa Kemal piç değilse bile babası mâlum değildir. Benim tahkikatıma göre onun Rıza adında gümrük kolcusu bir üvey babası olduğu muhakkaktır.

Mustafa Kemal babasından kendi bahsetmediği gibi diğer birinin bahsettiğini işitirse ona düşman olur. Buna dair vukuât vardır. Nihayet Fransız nazırlarından Hedyo, Paris’te Türkiye üzerine iki konferans verdi. Bunları “Conferencio” mecmuasında neşredildi. Hedyo da orada “Mustafa Kemal’in babası meçhuldür!” diyor.

‘ barbaros Jan 22.05 yusuf a Cemal Kutay anlatıyor: “Dünyada Atatürk kadar Islam Dinini mana ve mefhumuyla kavramış ve onu aslına iade etmek için büyük kavga yapmış başka bir insan yoktur. Mustafa Kemal 1300 sene sonra Hazreti Muhammed’in ruhunu şadedecek esaslar getirmiştir. Bugün secde-i Rahmana alın koyabiliyorlarsa bu onun sayesindedir. Bugün en geçerli iki meal, Ömer Rıza Doğrul ve Ahmet Hamdi Akseki mealleridir. Ikisini de Mustafa Kemal yaptırmıştır. Muhammed ismini kullananları kesinlikle affetmezdi. “O büyük insana layık olamazsa ne olacak” derdi.” barbaros Jan 22.05 yobazlara HEMŞEHRIMIZ ATATÜRK Kızıl Oğuz Yahut Kocacık Yörüğü Olarak Ali Rıza Efendi’nin Ailesi: Atatürk’ün soyu ile ilgili emimizdeki en sağlam bilgiler öncelikle kendisinin, annesinin, kardeşi Makbule Hanım’ın anlattıklarıdır. Ikinci olarak kendisini ve ailesini tanıyan Hacı Mehmet SOMER gibi kimi çocukluk arkadaşlarının verdiği bilgilerdir. Mustafa Kemal dahil aile fertlerinde kuvvetli bir “Yörük, Türkmen olma” bilinci vardır. Makbule Hanım, E.B. ŞAPOLYO’nun sorduğu “babanız nerelidir?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk’e ‘Yörük nedir? Diye sordum. Ağabeyim de bana “Yürüyen Türkler” dedi”

Yine ŞAPOLYO’nun Ruşen Eşref ÜNAYDIN’dan naklettiğine göre, “Atatürk çok kere benim atalarım Anadolu’dan Rumeliye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir derlerdi.” Atatürk’ün baba soyu ile ilgili önemli bilgileri verenlerden birisi de M. Kemal’in Selanik’te mahalle ve okul arkadaşı, eski Millet Vekillerinden Hacı Mehmet SOMER Bey’dir. SOMER’e göre “Atatürk’ün ataları hakkında benim bildiğim şunlar: Atatürk’ün ataları Anadolu’dan gelerek Manastır Vilayeti’nin Debre-i Bala Sancağı’na bağlı Kocacık nahiyesine yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik’in ihtiyarlarından duymuştum. Kocacıklıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. Iri yapılı adamlardır. Bunların hepsi yörüktür. Hayvancılıkla geçinirler, sürüleri vardır. Bir kısmı da kerestecilik ederler. Bunların kıyafetleri Anadolu Türklerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır.” Yukarıda da değinildiği gibi, Atatürk’ün baba soyu, Konya/Karaman veya Aydın/Söke’den gelerek Manastır Vilayeti’nin Debre-i Bala Sancağı’na bağlı Kocacık’a yerleşti. Aile sonradan Selanik’e göç etti. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet’in taşıdığı “kızıl” lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan ‘Kocacık’ın da gösterdiği üzere Mustafa Kemal’in baba tarafından soyu Anadolu’nunda Türkleşmesinde önemli roller oynayan “Kızıl-Oğuz” yahut “Kocacık Yörükleri, Türkmenleri”nden gelmektedir. Konyar Olarak Zübeyede Hanım’ın Ailesi: Mustafa Kemal’in anne soyundan dedesi Sofu-zade Feyzullah Efendi’dir. Selanik’e bir saat mesafede bulunan Langaza’da çiftlik sahibi idi. Atatürk’ün ve Makbule Hanım’ın çocukluk anılarında bahsettiği çiftlik burasıdır. Annesi Zübeyde Hanım, Feyzullah Efendi’nin üçüncü eşi Ayşe Hanım’dan tek kızı idi. Atatürk’ün beş kardeşi için en uzun ömürlüsü olan Makbule Hanım (1885-1956) anne soyları hakkında “Annemden sık sık şunları dinlemişimdir” diyerek şu bilgileri vermektedir: “Bizim esas soyumuz Yörüktür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz. Büyükbabam Feyzullah Efendi’nin büyük amcası Konya’ya gitmiş, Mevlevi dergahına girmiş orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak… “ Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babası hakkında, Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’yi ve babası Kızıl Hafız Ahmet Bey’i tanıyan ve doksan yaşında vefat eden Aydın Milletvekili Tahsin San. Şu bilgileri vermiştir: “Atatürk’ün validesi Zübeyde Hanım, Sofu-zade ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. Bunlar Selanik’te doğmuşlardır. Bu aile 130 sene evvel Sarıgöl’den Selanik’e gelmişlerdir. Vodina Kazası’nın batısında Sarıgöl Nahiyesi’nde onaltı köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Tesalya’nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümeti’nin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beş asır müddet içinde hayat tarzlarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmemişlerdi.” Eldeki mevcut bilgilere göre aile, 1466′larda Karaman’dan gelerek Vodina Sancağı’na bağlı Sarıgöl’e yerleşmiş; sonra Selanik yakınlarındaki Lankaza (Langaza)’ya göçmüş. Zübeyde Hanım 1857′de burada dünyaya gelmiştir. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babası Sofu-zade Feyzullah Efendi üç defa evlenmiştir. Isimlerini bilemediğimiz diğer iki eşi bir tarafa bırakılacak olursa, Zübeyde Hanımla birlikte Hasan Ağa ve Hüseyin Ağa, Feyzullah Efendi’nin üçüncü eşi Ayşe (Aişe) Hanım’dan dünyaya gelmişlerdir. * Hemşehrimiz Atatürk (Atatürk’ün Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı) Yrd. Doç. Dr. Ali GÜLER, Karaman 2000. Adlı eserden alınmıştır.

Mustafa Kemal: “Ben de babamı tanımıyorum ya !” Selanikli Kemal yalnızca kendi ismini değiştirmiyor, çevresindekilerin de isimlerini değiştiriyordu. Örneğin Mustafa olan ismini kullanmıyordu. Öte yandan Dolmabahçe Sarayı’ndaki Cemaleddin isimli bir hizmetçinin ismini “Çelebi” olarak değiştirmişti. Cemal Granda isimli bu hizmetçi, kendi hatırasında isminin Cemaleddin olduğunu söylediğinde M. Kemal’in müthiş şekilde öfkelendiğini şöyle anlatıyor : Atatürk, “Bu Cemaleddin ismini kim koydu sana ?” diye sordu. Artık adam akıllı korkmağa başlamıştım. “Babam” diye cevap verdim. “Öyle ise baban ne adammış senin?” diye sertçe çıkıştı. Bunun üzerine, “Ben babamı tanımıyorum!” deyince yüzü daha da sertleşti. -Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin? -Ben dokuz aylıkken babam ölmüş! Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı, “Ananı tanıyorsun ya yeter!” dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: “Ben de babamı tanımıyorum ya!” (Atatürk’ün Istanbul’daki Hayatı, Niyazi Ahmed Banoğlu, c. 2, sf. 387) M. Kemal’in hizmetinde bulunan Cemal Granda, daha sonra yine kendisinin kaleme aldığı hatırasında, M. Kemal’in ismi üzerinde durmaktan vazgeçmediğini naklederek şöyle diyor: “Atatürk tekrar beni çağırdı. Yemek isteyecek sanıyordum. Fakat onun aklı hep benim ismimdeymiş: ‘Ulan bu ismi sen mi koydun, baban mı?’ diye bar bar bağırmağa başladı. Çok korkmağa başlamıştım. Benim korktuğumu görünce daha fazla bağırıyordu. Artık elim ayağım titremeğe başlamıştı. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kızar da dövülürüm diye gözünden uzaklaşmağa karar verdim. Saat üçe doğru sofrayı bırakarak yatmağa gittim. O gece sabaha dek gözüme uyku tutmadı. Yattığım yerde dua ediyordum. Kâbusla karışık korkulu rüyalar gördüm. Yavaş yavaş geldiğime pişman bile olmağa başlamıştım. Bu isim de başıma iş açıyordu galiba… Nereden bulmuşlardı bu ‘Cemal’i de bana takmışlardı?” (A.g.e.) Cemal Granda daha sonra M. Kemal’in adını “Çelebi” şeklinde çevirdiğini ve o andan itibaren bir daha ismi üzerinde durulmadığını anlatıyor… (Yakın Tarih Ansiklopedisi)